Yazı Detayı
19 Aralık 2020 - Cumartesi 05:03
 
Briğ Safro
FIRAT BAYTAK / GAZETECİ- YAZAR
 
 

 

Briğ Safro

 

 

Dar sokakları takip eden sarı taşların sabahın serinliğine işleyen enfes mimarisiyle uyanıyor şehrin insanları güne. Bakır seslerinin ritmini tekrarlayan martıların çığlığı ve güneşin şehre el sallaması ile başlıyoruz uzun ve heyecan dolu bir güne. ‘’Bu şehrin kadınları, güneşten önce uyanıp güneşi avuçlarından doğurur. ‘’ derler. Birçok kadının dövmelerinde güneş motifi görmek olağan bir durum burada. Biliyoruz ki ateşe ve güneşe tapan toplulukları bağrında barındırmasıyla da ünlüdür Mardin.

 

 

 
Sabahın ilk ışıklarıyla şehrin tüm tanrıları da merhaba diyor yarattıklarına ve semah duranlara.  Eski bir mağaranın içine döşenmiş kahvaltı evinde kahvaltımızı yapıyoruz. Sağda solda farklı dillerin sabah sohbetlerine kulak vermemek elde değil.  Alnının ortasında güneş motifi olan altmışlı yaşlarda bir teyzenin sesine konuyor dikkatimiz. Gündeme dair kurduğu birkaç cümleden sonra şu kelimeyi kullanıyor:
 
‘’ Em Ezidi’ne; em dare şıkestine…’’  (Biz Ezidi’yiz, ağacın kırık dalıyız)
 
 
Bu ses tonu, bir ağacın kırık dalı olmanın nasıl bir duygu olduğunu bize yeterince anlatıyor. Daha sonra Melek Tavus’a dua ederek ayaklanıyorlar. Kahvaltı süreci biter bitmez, medeniyetin bizi sürükleyeceği dar sokaklara/çarşılara atıyoruz kendimizi.  Küçük taştan dükkanların  naif motifleri ve içeriye buyur eden şiveli çocukların umudu ile karşılaşıyoruz.
 
 
 
Sahi, tanrılar mı daha yüceydi yoksa çocuklar mı? Her neyse… Küçük bir şarap mahzeni takılıyor gözümüze, içeriye giriyoruz. Bir Süryani dedesi, güneşin aydınlattığı kahve kürsüsüne oturmuş; öylece dışarıyı izliyor. Kim bilir hangi hayalinin içinden alıp çıkardık kendisini… Tanışma faslından hemen sonra bizlere şarap ısmarlıyor. Arada da  Süryani geleneklerinden bahsediyor. Ezberlemiş olmalı ki, hiçbir anlatım bozukluğu ve duraksama olmadan tek tek anlatıyor. Yüce İsa, diyor.
 
 
 
 
 
7 yaşından beri şarap yapıyormuş. Şarapları, övdüğü kadar var. Meşhur Süryani şarabımızı ve öğrendiğimiz kültür anekdotlarını heybemize katarak kısa bir mesafede olan Mor Gabriel Manastırı’na doğru yol alıyoruz. Kapıda ellerinde kameraları olan meraklı bir kitle, hemen ileride küçük bir mebla karşılığında kilisenin tarihçesini anlatan küçük, esmer yüzlü çocuklar. Tanrının evinde, başka bir tanrı… Ah, bu çocuklar! Avluya doğru giriyoruz. Sabah yüzümüzü okşayan serinlik, yerini kızartıcı bir sıcağa bırakalı çok olmamıştı henüz. Avluya girmemiz ile tütsü ve serin kokuları almamız bir oluyor. Manastırın ikinci katında, atında oturmuş şekilde ziyaretçileri sakince izleyip sakallarını ovan orta yaşlarda bir aziz çarpıyor gözümüze. Eminim ki bugün dahi giderseniz, aynı yerde duruyordur. Şarabı ve ekmeği kutsayan bir dinin sahiplerinin şarap kadar enfes naifliğini öğreniyoruz kilisede. Aziz, bizleri görünce: ‘’Briğ Safro’’ diye seslenerek yaklaşıyor. Kiliseden çıktıktan hemen sonra öğreniyoruz ki; Briğ Safro, Süryanice ‘Günaydın’ demekmiş. Beyaz cübbeli bir imamın,  kilise çalışanlarına gülümseyerek selam  verdiğini görüyoruz. Hemen yan caminin sorumlu imamıymış. Ah! Ne muhteşem bir medeniyet. Tanrıların birbiri ile komşu olduğu, çocukların tanrılardan büyük olduğu bir şehir…
 
 
 
 
 
Bilmem, kaçınızın yolu Mardin’e düştü veya düşer… Tek bildiğim, yolu düşenlerin aklına çok dilli (Kürtçe,Süryanice,Arapça, Türkçe) ezgilerin muhteşem motifinin düşüyor oluşu.
 
 
 
Melek Tavus, İsa, Hüda ve daha birçok tanrı…
 
 
 
 
Her biri, misafirperverlikleriyle gönlümüzü çaldılar. Hoşgörüleri ile.
 
 
 
 
 
Şehri terk etmeye yakın, bir ağıt ilişiyor kulağımıza: Dicle’nin feryadıymış bu, Hasankeyf’in boğulan umutlarının ve tarihin çığlığı… Şimdi güneş de yok, hangi tanrıya şikayet etmeli bu cinayeti? Hangi din, günah sayar bunu? Çığlıkları şehrin karanlık sokaklarını sarar sarmaz, kapanıyor evlerin perdeleri. Sarı ışıkların gölgesi kalıyor sokağa, bir de üstü açık bırakılmış bir ceset…
 
 
 
 

 

 

 
Etiketler: Briğ, Safro,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı